Uzmanlık Tez Koleksiyonu
Bu koleksiyon için kalıcı URI
Güncel Gönderiler
Öğe Stereotaktik supraorbital ve transorbital yaklaşımlar: Anatomik kadavra çalışması(2022) Genç, Berkhan; Tönge, MehmetTransorbital ve supraorbital minimal invaziv yaklaşımlar, orbita içi, bitişiğindeki sinüsler, kafa tabanı ve diğer intrakranial yapılara ve bu bölgedeki lezyonlara ulaşmak için tanımlanan yaklaşımlardır. Bu yaklaşımlar geleneksel yaklaşımların yarattığı kozmetik ve beyin retraksiyonuna bağlı morbiditelerin azaltılması için alternatif yollar olarak görülmektedir. Bu yollar endoskopik olarak çalışılmaya devam ediliyor olsa da stereotaktik olarak henüz bir tanımlama yapılmamıştır. Stereotaktik cerrahide kullanılan klasik giriş yerleri olan Kocher noktası ve çevresi subventriküler psikoşirurjik ve hipotalamik hedefler için komplikasyon riski görece yüksek ve zorlayıcı traseler oluşturmaktadır. Bu çalışmada supraorbital ve transorbital noktalar alternatif giriş yeri olarak çalışılmış; Nucleus Accumbens, Subcollosal singulat girus ve lateral hipotalamik alan ile oluşturulan traseler, kadavralar ve radyolojik görüntülemeler üzerinde incelenmiştir. Çalışma sonuçları incelendiğinde hipotalamik hedeflere ulaşılırken Nucleus Accumbens' inde aynı anda hedeflenebildiği, bu giriş açılarıyla elektrotların Nucleus Accumbens' in anatomik yapısına daha uygun olarak konumlandırılabildiği ve subcollosal singulat girus ile lateral hipotalamik alanı içerdiği ve uyarılmak istenen projeksiyonlar boyunca trase oluşturulabildiği görülmüştür.Öğe İntrauterin mort fetüs ve fetal anomali nedeniyle tıbbi terminasyon yapılan hastaların tahliye süreçlerinin karşılaştırılması(2022) Akçaoğlu, Tuğba; Çiler Eren, ElifAmaç: İntrauterin mort fetüs endikasyonu ile tıbbi tahliye yapılan hastaların fetal anomali endikasyonu ile tıbbi tahliye yapılan hastalar ile obstetrik veriler ve tahliye sürecine dair veriler bakımından karşılaştırılması planlanmıştır. Bu olgular için doğru yaklaşım geliştirebilmek ve yönetimini daha iyi yapabilmek amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Medipol Mega Üniversite Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum kliniğinde 10 hafta ve üzeri gebelik terminasyonu yapılmış hastaların retrospektif olarak taranması yoluyla; intrauterin mort fetüs endikasyonu ile tıbbi tahliye işlemine alınmış olan hastalarla ilişkili klinik parametrelerde fetal anomali nedeniyle tıbbi tahliye yapılmış hastalara kıyasla farklılıklar olup olmadığı ortaya konmuştur. Çalışma yapılırken, Medipol Mega Üniversite Hastanesi'ndeki tüm Kadın Hastalıkları ve Doğum hekimlerinin ortak veri girişi yaptığı Pusula sisteminden faydalanılarak veriler taranmış ve dökümante edilmiştir. Hastaların obstetrik anamnezlerinde yer alan gravida, parite, abortus, ektopik gebelik, önceki gebeliklerindeki doğum şekli verileri ile kaçıncı haftada tıbbi tahliye yapılması gerektiği, tahliye ve yatış süreleri, uygulanan tıbbi yöntemler ve gelişen komplikasyonları içeren veriler tespit edilerek tahliye süreçleri karşılaştırılmıştır. Bulgular: Anomalisi olan grubun gravida, parite, abortus ortalaması daha az izlendi. Bu grupta gebelik haftası belirgin olarak daha ileriydi. Anomalisi olan hastaların tahliye süresinin daha uzun sürdüğü görüldü; ancak yatış süreleri daha kısaydı. Daha önce doğum yapmış olan hastalarda, doğurmayanlara kıyasla tahliye süresinin daha kısa olduğu görüldü. Bunun yanında, anomalili gruptaki hastalarımızın anomali olmayanlarla karşılaştırılmasında; önceki doğum şekilleri bakımından, normal vajinal yolla doğumun belirgin olarak daha az olduğu saptandı. Misoprostol kullanımı açısından fark izlenmezken, balon kullanımına anomalili grupta çok daha fazla başvurduğumuzu gördük. Histerotomiye ise anomali olmayan grupta belirgin olarak daha az başvurmuştuk. Anomalisi olan grupta küretaj işlemi daha çok uygulanmıştı. Anomalili olan grupta, fetosit prosedürü uygulanan olgular mevcuttu. Komplikasyon 173 vakadan 4'ünde karşımıza çıktığından, gruplar arası fark saptanmadı. Sonuç: Endikasyon farklılıklarına göre tıbbi tahliye prosedürüne alınan hastaların yönetimleri değişkenlik gösterebilmektedir. Obstetrik anamnezlerindeki farklılıklar, tahliye sürelerini etkilemektedir. Terminasyonda başvurulan yöntemlerin de bu doğrultuda değişmesi dikkat çekicidir.Öğe Gebelerde aspirin başlama zamanının birinci ve ikinci trimester uterin arter pulsatilite indeksi üzerine etkisi(2022) Gürlek, İzel; Kaya, BaşakPreeklampsi, maternal ve perinatal morbidite ve mortalitenin önde gelen nedenlerinden biridir. Bu çalışmadaki amaç; ACOG ve SMFM risk değerlendirmesine göre yüksek riskli bulunan ve 11 hafta öncesi düşük doz aspirin başlanan olguların incelenmesi ve bu olguları 11-14 hafta arası aspirin başlanan yüksek riskli olgular ve aspirin kullanımı olmayan düşük riskli olgular ile karşılaştırmaktır. Retrospektif bir çalışma olarak, İstanbul Üniversitesi Medipol Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı, Perinatoloji Bilim Dalı'na birinci ve ikinci trimesterde, rutin antenatal takip için başvuran 800 gebe çalışmaya dahil edilmiştir. Preeklampsi için yüksek riskli bulunarak; 11.gebelik haftası öncesindeki 152 olguya ve 11-14.gebelik haftasındaki 88 olguya düşük doz aspirin tedavisi başlanmıştır. 560 olgu preeklampsi için düşük riskli değerlendirilip aspirin tedavisi almayan kontrol grubudur. Bu çalışmada birinci ve ikinci trimester uterin arter pulsatilite indeksi (UtA-PI) değerlerinin, 11 hafta öncesi aspirin başlanan yüksek riskli ve aspirin kullanımı olmayan düşük riskli olgularda benzer olduğu saptanırken (p>0.05), 11-14 hafta arasında aspirin başlanan olgularda ise PI değerleri diğer iki gruba göre anlamlı yüksek saptandı (p<0.001). Doğumdaki gebelik haftası ve doğum kilosu açısından 11 hafta öncesi ve 11-14 hafta arası aspirin başlanan olgular arasında fark saptanmazken, aspirin kullanmayan olgularda doğumdaki gebelik haftası ve doğum kilosu diğer iki gruba göre anlamlı yüksek bulundu (p<0.001). Aspirin kullanımı olmayan olgularda mevcut gebelikte preeklampsi gelişme oranı diğer iki gruba göre anlamlı olarak düşük iken (p<0.001), 11 hafta öncesi aspirin başlanan ve 11-14 hafta arası aspirin başlanan olgularda mevcut gebelikte preeklampsi gelişme oranının benzer olduğu görüldü (p>0.05). UtA-PI değerleri açısından; 11 hafta öncesi aspirin başlanan olgularda kontrol grubuna benzer düşük UtA-PI değerleri gözlenmesinin uteroplasental kan akımı üzerine olumlu etkisi olduğu düşünülebilir. Ancak aspirin kullanan grupların gebelik sonuçları benzer bulunmuş olup aspirin tedavisine erken başlamanın gebelik sonuçları üzerine anlamlı etkisi görülmemiştir.Öğe Erken gebelik haftalarında ölçülen plazma zonulin seviyelerinin GDM'yi öngörmedeki etkisi(2022) Cengiz, Celal; Özdemir, İsa AykutBu çalışmanın amacı, 11-14. gebelik haftalarında ölçülen bağırsak geçirgenliğinin non-invaziv bir biyobelirteçi olan, serum zonulin konsantrasyonlarının (ZK), 24-28. gebelik haftalarında gestasyonel diabetes mellitus (GDM)'ü öngörmedeki etkisini araştırmaktır. Hastanemiz kadın hastalıkları ve doğum polikliniğine başvuran ve oral glukoz tolerans testi (OGTT) ile ilk kez GDM tanısı alan 48 gebe çalışma grubunu oluşturmuş; OGTT ile GDM tanısı almayan 40 olgu kontrol grubunu oluşturdu. GDM tanısı, Uluslararası Diyabet ve Gebelik Çalışma Grupları Derneği (IADPSG) kriterlerine uygun ve 24-28 gebelik haftaları arasında yapılan OGTT ile belirlendi. Plazma zonulin seviyeleri, enzime bağlı immünosorbent deneyi (ELISA) yöntemleriyle ölçüldü. Çalışma ve kontrol grupları arasında ZK (ng/mL), ve vücut kitle indeksi (BMI) (kg/m2) değerleri sırasıyla karşılaştırıldığında ZK (35,77±8,79 (ng/ml), 29,76±6,96 (ng/ml), p=0,01) ile BMI (kg/m2)(26,02±2,39(kg/m2), 24,78±2,7 (kg/m2), p=0,032) arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Korelasyon analizi, plazma zonulin seviyesinin birinci saat OGTT ile arasında istatistiksel anlamda pozitif korelasyon görüldü. Bulgularımız, zonulin'in GDM patogenezinde rol oynayan non-invaziv bir biyobelirteç olabileceğini düşündürmektedir. Bu konuda daha geniş ölçekli çalışmalara ihtiyaç vardır.Öğe Epiretinal membran cerrahisi geçiren hastalarda renkli görme ve kontrast duyarlılığın değerlendirilmesi(2022) Kaplan Koruk, Reyhan Hazal; Özpınar, AyşeAmaç: Epiretinal membran (ERM) cerrahisi geçiren olgularda renkli görme ve kontrast duyarlılığın kontrol grubu ile karşılaştırılması. Yöntem: Medipol Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Ana Bilim Dalında 2015-2022 tarihleri arasında tek gözünden ERM cerrahisi geçirmiş, diğer gözü sağlıklı olan 30 hasta dahil edildi. Sağlıklı gözler kontrol grubu olarak kabul edildi. Hastalara detaylı oftalmolojik muayeneleri yapıldı. Renkli görme Ishihara ve CAD (Color assesment and diagnosis test, City Occupational Ltd., Londra, UK) testi, fotopik ve mezopik kontrast duyarlılık Optec FVA (Functional Vision Analyzer, Stereo Optical Co., Inc., Chicago, IL, USA) ile değerlendirildi. Analizler İstatistik Paket Programı (SPSS) MacOs versiyon 28.0 ile gerçekleştirildi. p<0,05 olması anlamlı kabul edildi. Bulgular: Hastaların %50'si kadın (n=15), %50'si (n=15) erkek, yaş ortalaması 63,87 ± 8,71 idi. Kırmızı-yeşil (RG) ve sarı-mavi (YB) renkli görme kıyaslandığında, çalışma grubundaki CAD-RG (3,95 ± 1,91 SN), kontrol grubundaki CAD-RG (1,99 ± 0,85 SN) anlamlı oranda daha yüksek bulundu (p<0,001). CAD-YB çalışma grubunda (2,98 ± 1,81 SN) kontrol grubundan (2,18 ± 1,34 SN) yüksek bulundu, aralarındaki fark anlamlı değildi (p: 0,086). Fotopik ve mezopik ortamda 5 ayrı uzaysal frekansta log kontrast duyarlılık değerlendirildiğinde kontrol grubunda çalışma grubuna göre kontrast duyarlılık anlamlı olarak daha yüksekti. Sonuçlar: Kontrast duyarlılık ve renkli görme testleri ERM'nin ameliyat sonrası fonksiyonel başarısını ölçmede önemlidir. ERM cerrahisi sonrasında retinada morfolojik olarak iyileşme ve görme keskinliğinde tama yakın düzelme sağlanırken görme kalitesinin diğer parametreleri olan renk görme ve kontrast duyarlılık üzerinde aynı oranda iyileşme sağlanamayabilir. ERM hastalığı ve cerrahisi sürecinde hem kırmızı-yeşil, mavi-sarı renk görme hem de kontrast duyarlılık testi etkilenir.Öğe Epitelyal over kanserli hastalarda sistemik inflamatuar indeks parametrelerinin platin direnci üzerine, nüks özelliklerine ve sağkalımlara etkisi(2022) İdrisoğlu, Cem; Bilici, AhmetOver kanseri gelişmiş ülkelerde en sık görülen ikinci, gelişmekte olan ülkelerde en sık üçüncü sırada görülen jinekolojik kanserdir. Diğer yandan, jinekolojik kanserler içinde en ölümcül olanıdır. Over kanserinin sağkalımlar üzerine etkisi olan majör prognostik faktörleri yaş, rezidual doku volümü, performans skoru ve histolojidir. Çalışmamızda, 154 EOK hastası retrospektif olarak analiz edildi. Hastaların FIGO evreleri, ECOG skorları, cerrahi tipi, histoloji, lokalizasyon, grade, aldıkları tedaviler, CA125 değerleri, tedavi öncesi hemogram parametreleri kaydedildi. Daha sonra, hastalarda klinikopatolojik faktörler ve tedavi öncesi sistemik enflamatuar markırların PFS ve OS üzerine prognostik faktör olarak etkileri olup olmadığının ortaya konulması amaçlandı. Ayrıca, platin direnci üzerine etkili olabilecek prediktif faktörler de değerlendirildi. Tedavi öncesi tam kan sayımındaki nötrofil, lenfosit, trombosit değerlerine göre NLR, PLR ve SII değerleri hesaplandı, bu değerlere göre de hastalar sırasıyla düşük ve yüksek NLR (?3 vs. >3), PLR (?194 vs >194) ve SII (?973.1 vs. >973.1) olarak sınıflandırıldılar. Tüm istatistiksel analizler SPSS 24.0 (SPSS Inc., Chicago,IL, USA) sürümü kullanılarak yapıldı. Klinikopatolojik özellikler, NLR, PLR ve SII ile sağkalımlar arasındaki ilişki tek değişkenli ve çok değişkenli analizler ile cox orantısal hazard model kullanılarak değerlendirildi. Platin direnci varlığı üzerine etkili faktörlerin belirlenmesi için binary logistik regresyon analizi uygulandı. 95% güven aralığı (CI) sağkalım zamanı ve her bir bağımsız faktör arasındaki ilişkiyi belirtmek için kullanıldı. Tüm p değerleri 2 yanlı olup, 0.05'e eşit ya da altındaki değerler istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. PFS için yapılan tek değişkenli analizde, FIGO evresi, ECOG PS durumu, primer tümör yerleşimi, yapılan cerrahi yöntemi, platin duyarlılığının olup olmaması, NLR, PLR ve SII prognostik faktörler olarak bulundu. Hastalarda yaş, evre, ECOG PS, cerrahi tipi ve platin duyarlı olup olmaması, NLR, PLR ile OS arasında anlamlı ilişki vardı. PFS için çok değişkenli analizde ise, FIGO evresi, histopatoloji, cerrahi tipi ve platin direnci varlığı bağımsız prognostik göstergelerdi. OS için aynı analiz yapıldığında ise, ECOG PS, cerrahi tipi ve platin direnci varlığı bağımsız prognostik faktörlerdi. NLR, PLR ve SII'lerin sağkalımlar üzerine prognostik etkileri tek değişkenli analizde gösterilse de çok değişkenli analiz ile bağımsız etkileri gösterilemedi. Platin direncini öngörmede histopatolojik tip, PLR ve cerrahi tip bağımsız prediktif faktörlerdi. Sonuç olarak, çalışmamızda NLR, PLR ve SII'nın EOK'li hastlarda prognostik faktör oldukları gösterilmiştir. Ayrıca, EOK'li hastalarda takipte en önemli prognostik faktörlerden biri olan platin direncini öngördürmede, yüksek PLR, berrak hücreli histoloji varlığı ve suboptimal cerrahi ya da inoperabıl olmak bağımsız prediktif faktörler olarak bulunmuştur.Öğe Romatoid artrit tanılı hastalarda serum ve tükürük kalprotektin düzeyi ile klinik ve laboratuvar olarak değerlendirilen hastalık aktivite parametreleri arasındaki ilişkinin incelenmesi(2022) Çavuşoğlu, Güneş Dorukhan; Can, MeryemRomatoid artrit hastalığının tanısında yol gösterecek yeni biyobelirteçler üzerinde çalışılmakta ve hastalığın erken teşhisi ve tedavisi hedeflenmektedir. Periodontit ve RA'nın benzer patogenetik mekanizmaları gösterilmiştir. Periodontal hastalığı olan RA'lı hastaların hastalık aktiviteleri daha kötü seyretmektedir. Önceki çalışmalar kalprotektinin RA tanısı ve prognozu için değerli bir biyobelirteç olabileceğini göstermektedir. Periodontiti olan hastalarda kalprotektinle hastalık aktivitesi arasındaki ilişki bilinmektedir. Ayrıca kronik periodontiti olan hastalarda tükürük kalprotektin düzeyinin de yüksek olduğu birkaç çalışmada gösterilmiştir. RA tanılı hastalarda tükürükteki kalprotektin düzeyleriyle hastalık aktivitesinin ilişkisini gösteren bir çalışma şu ana dek literatürde bulunmamaktadır. Bu çalışmada amacımız RA tanılı hastalarda serum ve tükürük kalprotektin düzeyleriyle hastalık aktivitesini değerlendirmek, ikincil olarak da bu hastalarda periodontiti değerlendirerek serum ve tükürük kalprotektin düzeylerinin periodontitle ilişkisi olup olmadığını ortaya koymaktır. Medipol Üniversitesi Tıp Fakültesi Romatoloji Bilim Dalı polikliniğine başvuran, 2010 ACR/EULAR sınıflandırma kriterlerine göre RA tanısı almış 76 hasta (K/E: 59/17), hasta kontrol grubu olarak 2016 ACR-EULAR sınıflandırma kriterlerine göre Sjögren sendromu tanısı almış 24 hasta (K/E: 24/0) ve sağlıklı kontrol grubu olarak 40 yetişkin (K/E: 25/15) çalışmaya dahil edildi. Olguların demografik, klinik ve laboratuvar verileri hasta takip formuna kaydedildi ve eş zamanlı olarak kalprotektin için serum ve tükürük örneği alındıktan sonra periodontit muayenesi yapıldı. Gruplar arası analizler Student-T testi, Mann-Whitney U testi; hasta ve doktor kökenli ölçekler arası korelasyonlar Spearman korelasyon testiyle değerlendirildi. RA'lı hastalarda serum kalprotektin değeri, yüksek hastalık aktivitesi olan grupta, düşük hastalık aktivitesi olan gruba göre daha yüksek saptandı [YHA ve DHA: 11,5 (0,78-38,23); 8,3 (1,6-24,4) (p:0,02)]. Ortalama serum kalprotektin değerleri RA grubunda diğer iki gruba göre daha yüksek saptandı ve RA grubuyla SS grubu arasında istatistiksel fark saptanırken, RA grubu ile sağlıklı kontrol grubu arasında istatistiksel fark saptanmadı [RA, SS ve SK sırasıyla: 13,6 (9,8); 8,1 (7,5) ve 10,9 (6,02) (p:0,01)]. RA tanılı hastalarda ortanca tükürük kalprotektin düzeyleri, periodontiti olan hastalarda periodontiti olmayanlara göre daha yüksek saptandı [Periodontit evre I ve Periodontit evre II-IV sırasıyla: 27,3 (1,6-40,74); 31,7 (0,64-75,85) (p:0,04)]. Romatoid artrit hasta grubunda serum kalprotektin değerleri sağlıklı ve hasta kontrol grubuna göre yüksek saptanmış ve hastalık aktivitesiyle korele bulunmuştur. Buna karşılık romatoid artritli hastalarda tükürük kalprotektin değerleri sağlıklı ve hasta kontrol grubuna göre düşük saptanmıştır. Romatoid artritli hastalarda periodontal enflamasyon tükürük kalprotektin değerleri ile korele çıkarken, diğer iki grupta böyle bir ilişki saptanmamıştır. Bu çalışma diğer çalışmalara benzer şekilde serum kalprotektin düzeylerinin hastalık aktivite belirteçleriyle pozitif yönde korele olduğunu göstermiştir.Öğe Gestasyonel diyabeti olan anne bebekleri ile olmayan annelerin bebeklerinin kardiyolojik etkilenme açısından karşılaştırılması(2022) Teber, Burcu Gizem; Yozgat, Yılmaz; Sarıtaş, TürkayGestasyonel diyabet, gebeliğin 24. haftasından sonra ortaya çıkan ve giderek tanı alan hasta sayısının arttığı bir hastalıktır. Gestasyonel olmayan tip 1 ve tip 2 diyabetin gebelik komplikasyonlarını ve bebekte kardiyak malformasyon riskini arttırdığı bilinmektedir. Ancak gestasyonel diyabetin bebekteki neden olabileceği malformasyonlar net olarak bilinmemektedir. Çalışmamızda gestasyonel diyabet tanısı almış anne bebekleri ile annesinde gestasyonel diyabet tanısı olmayan bebeklerin olası kardiyak malformasyonlar açısından karşılaştırılması planlanmıştır. Medipol Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde 2020-2021 yılları arasında prospektif bir çalışma yapıldı. Çalışma grubu olarak gestasyonel diyabet tanısı almış anne bebekleri belirlendi. Bu bebekler bebek odasından, yenidoğan yoğun bakım ünitesinden ve poliklinik başvurularından seçildi. Kontrol grubunu ise herhangi bir nedenle çocuk kardiyolojisi bölümüne yönlendirilen ve annesinin gebelik dönemi takibinde gestasyonel diyabet tanısı almadığı yenidoğanlar oluşturdu. Gruplar arasındaki maternal özellikler, doğum sonrası ekokardiyografi ve elektrokardiyografik bulgular ile bebeklere ait demografik veriler karşılaştırıldı.Öğe Çocuk allerjik rinit olgularında adenotonsiller hipertrofi ile seröz otit sıklığı ve bunların ameliyat prognozunun belirlenmesi(2022) Atabay, Cem; Okur, MesutAlerjik rinit (AR), hapşırma, burun tıkanıklığı, berrak rinore ve burun kaşıntısı semptomlarıyla ortaya çıkan atopik bir hastalıktır. Tüm dünyada ciddi bir sağlık problemi olan alerjik rinit, çocukluk çağının kronik hastalıklarının en sık görülenlerinden biridir. Özellikle sanayileşmiş ülkelerde daha sık görülmekle birlikte bu ülke yetişkinlerinin %10-30'u, çocukların ise %40'ının AR'den etkilendiği saptanmıştır. 98 ülkede 1,2 milyon çocukla yapılan Uluslararası Çocukluk Çağı Astım ve Alerji Çalışmasının (ISAAC) sonuçlarına göre alerjik rino-konjunktivit sıklığı 6-7 yaş grubunda %0,8-14,9, 13-14 yaş grubunda %1,4-39,7 saptanmıştır. Yine ISAAC çalışmasına göre gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelerde daha fazla olmak üzere AR sıklığının artmakta olduğu görülmüştür. AR'nin genetik ve çevresel faktörlerin etkileşimiyle ortaya çıkan multifaktöryel bir hastalık olduğu kabul edilmektedir. Yalnızca hastalığın oluşumu değil, hastalığın şiddeti de bu faktörler ile belirlenir. AR'nin 30'dan fazla gen ile ilgisi olduğu bilinmektedir. Son yıllarda alerjik hastalıkların sıklığındaki artışa çevresel faktörlerdeki değişikliklerin neden olabileceği düşünülmektedir. AR sıklığı ile birlikte adenoid hipertrofisi ve effüzyonlu otitis medianın da arttığı çalışmalarla ispatlanmış, medikal ve cerrahi yöntemlerin başarısı ve birbirine üstünlüğü olup olmadığı ile ilgili birçok veri ortaya konmaya çalışılmıştır. Çalışmamız dünyada sıklığı giderek artan, kısa ve uzun vadede ciddi sorunlara yol açan, yaşam kalitesini önemli ölçüde etkileyen çocuk alerjik rinit olgularında adeno-tonsiller hipertrofi ile seröz otit sıklığının saptanması ve prognostik faktörlerin belirlenmesi amacıyla yapıldı. Çalışmanın evrenini Covid-19 pandemi öncesindeki son 3 yılda genel pediatri polikliniğimize başvuran alerjik riniti olan 1668 çocuk oluşturdu. Çalışmamızda AR görülme sıklığı erkek çocuklarda kız çocuklara göre daha yüksek bulundu. Hastalarda görülen semptomlar en çoktan en aza sırasıyla burun tıkanıklığı (%99,9), geniz akıntısı (%99,5), hapşırık (%95), öksürük (%84) ve gözlerde kızarıklık (%13,4) olarak saptandı. Serum eozinofilisi ile adenotonsiller hipertrofisi olan çocukların ameliyat olma durumları arasındaki ilişki incelendiğinde adenoidektomi/tonsillektomi olan çocuklarda serum eozinofilisi, olmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (p=0,036). Adenotonsiller hipertrofi olup ameliyat olan çocukların serum D vitamini düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir sonuç bulunamadı (p=0.629). Olguların izlem süresi ortalaması 11,79 ay (en fazla 71 ay) olarak saptandı. Ameliyat olan çocukların (n=282, %16,9) ise izlem süresi ortalaması 9 ay, ameliyat olmayanların (n=1386, %83,1) ise takipte kalma süresi ortalaması 4 ay saptandı. Adenotonsiller hipertrofisi olan çocukların izlem sürelerinin daha uzun olduğu görüldü; ancak izlem süresi ile adenoidektomi/tonsillektomi arasında istatistiksel anlamlı bir ilişki saptanmadı. İzlemleri boyunca şiddetli adenotonsiller hipertrofisi dışında takip edilen hastalarda medikal tedavi denendi ve medikal tedavinin cevabı gözlendi. Buna rağmen adenotonsiller hipertrofisi hala ciddi boyutlarda olan çocuklar ameliyat edildi. Seröz otit saptanan 636 (%38,1) çocuktan 142 (%22,3)'sinde adenoidektomi/tonsillektomi saptandı. Antihistaminik, nazal steroid ve montelukastı içeren medikal tedavilerden hiçbirinin adenoidektomi/tonsillektomi için önleyici olmadığı saptandı. Antihistaminik kullanan 1587 (%95,1) çocuğun 269(%17)'u ameliyat olmuş kullanmayan çocukların ise %16'sı ameliyat olmuş olarak saptandı. Antihistaminik alerjik rinitte en sık kullanılan medikal tedavi olmakla birlikte ameliyat olmayı engellemediği saptandı. Nazal steroid kullanan 1491 (%89,4) çocuğun 273 (%18,3)'ü ameliyat olduğu saptandı. Nazal steroid kullanmayanlarda ameliyat oranı %5,1, nazal steroid kullananlarda ameliyat oranı %18,3 olmakla birlikte istatistiksel olarak önemli derecede farklı bulundu (p<0.05). Nazal steroidin ameliyat olmayı engelleyen bir medikal tedavi olmadığı, ancak seröz otit ve adenoid/tonsiller hipertrofisi olanlarda daha sık kullanıldığı saptandı. Montelukast kullanan 832 (%49,9) çocuğun 197 (%23,7)'sinin ameliyat olduğu saptandı. Montelukast kullanmayanlarda ameliyat oranı %10,2, montelukast kullananlarda ameliyat oranı %23,7 olmakla birlikte istatistiksel olarak önemli derecede farklı bulundu (p<0.05). Montelukastın ameliyat olmayı engelleyen bir medikal tedavi olmadığı, ancak alerjik rinit, seröz otit ve adenoid/tonsiller hipertrofisi olanlarda medikal tedavi seçeneği olarak kullanıldığı saptandı. İlaçların tekli kullanımı ve kombinasyonları karşılaştırıldığında ise hiçbirinin adenoidektomi/tonsillektomi ve seröz otiti engellemekte birbirine üstünlüğü olmadığı saptandı.Öğe İzole ve komorbid kompleks nörogelişimsel problemleri bulunan otizm spektrum bozukluğu olgularının fenotip-genotip ilişkisinin değerlendirilmesi(2022) Küçükgüldal, Görkem; Topçu, YaseminAMAÇ: Otizm spektrum bozukluğunun patogenezinde rol oynayan etmenler net olarak aydınlatılamamış olsa da, genetik etkenlerin büyük miktarda katkıda bulunduğu, bu genetik mekanizmaların olgular arasında geniş heterojenite gösterdiği ve çevresel faktörlerle etkileşim içerisinde kompleks bir biçimde rol oynadığı gösterilmiştir. Çalışmamızda, merkezimize otizm spektrum bozukluğu belirtileri yanı sıra nöromotor gelişim geriliği, bilişsel gelişim geriliği, fokal ya da jeneralize nöbet, anormal elektroensefalografi/beyin manyetik rezonans bulguları gibi nörolojik bozukluklarla başvuran hastaların genetik analiz sonuçlarının araştırılması ve bu genetik verilerin klinik bulgularla korelasyonunun incelenmesi amaçlanmaktadır. YÖNTEM: 2016-2022 yılları arasında İstanbul Medipol Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Nöroloji Polikliniği'ne başvuran, otizm spektrum bozukluğu tanısı almış ve beraberinde nörolojik ek bulgusu olan hastaların sosyodemografik verileri, mevcut klinik bulguları, nöroradyolojik görüntüleme, elektroensefalografi ve tüm ekzom analizi sonuçları retrospektif olarak incelendi. BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen 98 olgunun erkek/kız oranı 2,5/1 olarak belirlendi. Olguların bulgularının başlama zamanı ile tanı için numune alınması arasında geçen ortalama süre: 65,98 ay (±4,8) idi. Olguların 19'unda (%19,4) patolojik beyin manyetik rezonans bulguları saptandı. Patolojik beyin manyetik rezonans bulgusu saptanan olguların 10'unda (%52,6) beyin atrofisi mevcuttu. Olguların 28'inde (%28,6) patolojik elektroensefalografi bulguları belirlendi. Patolojik elektroensefalografi bulgusu saptanan olguların 23'ünde (%82,1) jeneralize epilepsi saptandı. Tüm Ekzom Dizi Analizi sonuçlarına göre olguların 42'sinde (%42,9) hastalık yapıcı patojenik gen mutasyonu pozitif saptanırken 16'sında (%16,3) ise klinik önemi bilinmeyen genetik değişiklik (Variant of Uncertain Significance=VUS) belirlendi. Çalışmanın ilk analizlerinde klinik önemi bilinmeyen varyant olarak değerlendirilen varyantların %18,1'inin (4 olgu), çalışmanın sonunda yapılan re-analizlerde patojenik olarak sınıflandırıldığı belirlendi. Gen mutasyonu saptanan olguların %24,1'inde değişimler homozigot olarak saptandı. Patojenik mutasyonu olanlarda motor gelişmede gecikme istatistiksel anlamlı olarak daha sık saptandı (p:0,01). Genetik patojenik mutasyonu olan olgularda patolojik beyin manyetik rezonans bulguları (beyin atrofisi p:0,015) ve patolojik elektroensefalografi bulgularının (jeneralize epilepsi p:0,001) istatistiksel anlamlı olarak daha sık olduğu belirlendi. SONUÇ: Çalışmamızın sonucunda otizm spektrum bozukluğu tanısı bulunan olguların genetik kesin tanı alma süresinin ortalama 5 yıl geciktiği gözlenmiştir. Yıllar içerisinde WES sonucunda VUS olarak sınıflandırılan varyantların klinik öneminin değişiklik gösterebileceği belirlenmiştir. Otizm spektrum bozukluğu ve özellikle nörolojik ek bulguları olan olgularda genetik testlerinin daha erken dönemde yapılmasının ve klinik olarak ilişkilendirilemeyen WES sonuçlarının belli aralıklarla literatür eşliğinde tekrar değerlendirilmesinin yararlı olduğu sonucuna varılmıştır.Öğe Ev ventilasyonlu hastaların klinik özellikleri ve bakım kalitesinin değerlendirilmesi(2022) Koç, Yeliz; Öktem, SedatÇalışmamızda Medipol Üniversitesi Tıp Fakültesinde ev ventilasyonu alan hastaların demografik özellikleri, ev ventilasyonu endikasyonları, hastane süreci, altta yatan primer hastalıkları, takip süresi içindeki solunum desteğindeki değişikler, evdeki ekipman çeşitleri, eşlik eden komorbit durumlarını belirlemek amaçlanmıştır. Ev ventilasyon desteği alan hastaların kullandığı temel cihaz ve malzemelerin yeterliliği ve kullanımı, trakeostomi eğitimi ile ilgili bilgi düzeylerinin belirlenerek iyileştirilmesi yönünde çalışmaları planlamak amacıyla durum tespiti yapmak hedeflenmiştir. Medipol Üniversitesi Çocuk Göğüs Hastalıkları Kliniğinde, 2012-2021 yılları arasında izlenen tüm ev ventilasyonlu hastaların verileri retrospektif olarak incelendi. Kliniğimizde 2012 yılından bu yana noninvaziv ventilasyon (NİV) veya trakeostomi ile invaziv ventilasyon başlanarak hastaneden taburcu edilen çocukların bilgileri tıbbi kayıtlardan elde edildi. Ailenin evde bakım bilgileri ve temel bakım planları aileler aranarak ve hastane kayıtları taranarak sorgulandı (Sorgu formu Ek-2'de gösterilmiştir). Ev ventilasyonu alan hastaların demografik özellikleri, ev ventilasyonu endikasyonları, hastane süreci, altta yatan primer hastalıkları, takip süresi içindeki solunum desteğindeki değişikler, evdeki ekipman çeşitleri, eşlik eden komorbit durumları ile ilgili bilgiler tıbbi kayıtlardan edinildi. Ev ventilasyon desteği alan hastaların kullandığı temel cihaz ve malzemelerin yeterliliği ve kullanımı, trakeostomi eğitimi ile ilgili bilgilendirilme durumları sorgulandı. Medipol Üniversitesi Çocuk Göğüs Hastalıkları Kliniğinde aralık 2012-2021 yılları arasında ev ventilasyonu ile takip edilen toplam hasta sayısı 131 idi. Hastaların %65.5'i invaziv ventilasyon, %34.5'i noninvaziv ventilasyon (NİV) desteği başlanmıştı. Nöromusküler hastalıklar (NMH) ev ventilasyonu ile izlenen hastaların %60'ını oluşturuyordu ve bu hasta grubunun çoğunu spinal musküler atrofi (SMA) Tip 1 tanılı hastalardı. Son poliklinik takiplerinde hastaların %56.7'si kısmen (12 2 saatten az), %43.3'ü tam (12 saatten uzun) solunum desteği almaktaydı. Ev ventilasyonu başlama yeri %75.6'sı pediatrik yoğunbakım ünitesi, %19.8'i servis iken, %4.6'sında acil müşade ve poliklinikti. İzlemde hastaların %12.2'si takipten çıkarken, %9.2'si kaybedildi. Trakeostomi ile invaziv ventilasyon uygulanan 15 hasta dekanüle edildi. İnvaziv mekanik ventilasyon ile izleme alınan hastalara trakeostomi açılması, eğitimler, eve yollamaya hazır olana kadar geçen süre ortalama 15 gün olarak saptandı. Ev ventilasyonu ile izlediğimiz hastaların hepsine göğüs fizyoterapisi başlandı. %73.3'ü perküsyon, vibrasyon, otojenik drenaj, aktif solunum döngüsü gibi yöntemleri ile %26.7'si cihazla (vest) gibi yöntemlerle göğüs fizyoterapi yapıyor. Bakım vericilerin çoğunluğunu anneler oluşturuyordu. Tüm bakım vericilere aspirasyon, ambu eğitimi, cihaz bakım ve kurulum eğitimi verilirken trakeostomili hastaların bakım vericilerine kanül değişimi ve trakeostomi bakım eğitimi verildi. Yutma bozukluğundan şüphelenilen hastalar da %75.2'sine yutma çalışması yapılarak, %24.8'sine klinik olarak yutma bozukluğu saptandı. Çalışmadaki hastaların beslenme yöntemleri %27'si peroral, %28.7'si nazogastrik (NG/ND) %42.6'sı PEG/Gastrostomi ve %1,7'si birden fazla yolla beslendiği saptandı. Taburculuk öncesi bakım vericilerin %64'ünün kanül değişimine kısmen ya da tamamen iştirak ettiği görüldü. Türkiye gibi yoğunbakım imkanlarının kısıtlı olduğu gelişmekte olan ülkelerde, kronik solunum yetmezliğine sahip çocuk hastaların izleminde, evde mekanik ventilasyon uygulamaları çok önemli bir yere sahiptir. Karmaşık tıbbi sorunları olan bu çocukların multidisipliner takibi morbidite ve mortaliteyi azaltmak için önemlidir. Yutma sorunları için optimal beslenme yönetimi ve gözetim hayati önem taşır. Sağlık yetkililerinin bu çocuklara daha iyi bakım sağlamak için evde bakım kuruluşları dahil olmak üzere önlem alması gerekmektedir. Bizim çalışmamız trakeostomi eğitimi, cihaz eğitimleri, çocuk gastroenteroloji, KBB uzmanları, diyetisyen, solunum ve yutma terapistleri, aerodijestif kliniği ile multidisipliner bir yaklaşımla Türkiye'de ev ventilasyonun güvenli ve başarılı bir şekilde uygulayabildiğini göstermektedir. Uzun süreli evde invaziv ventilasyona ihtiyaç duyan çocukların aileleri ve bakıcıları için standartlaştırılmış bir eğitim programı uygulanmalıdır. Bu hastaların nelere ihtiyacının olduğunu, hangi konularda eksiklerinin olduğunu tespit etmek içinde ulusal bir kayıt sistemi oluşturulmalıdır.Öğe Çocukluk çağı üriner sistem taş hastalığınınetiyolojik değerlendirmesi ve izlem sonuçları(2022) Saygın, Mesut; Yavaşcan, ÖnderÜriner sistem taş hastalığı (ÜSTH), çocuklarda sıklığı giderek artan önemli bir klinik problemdir. Klasik semptom ve bulgular çocuklarda yetişkinlere kıyasla daha belirsiz olabilir. Bu çalışmanın amacı ÜSTH tanısı ile izlenen çocuk hastaların demografik ve etiyolojik özelliklerinin, biyokimyasal parametrelerinin taş oluşumuna etkilerinin gösterilmesi, tedavide uygulanan medikal ve girişimsel yöntemlerinin etkinliğinin ve izlem sonuçlarının değerlendirilmesidir. İstanbul Medipol Üniversitesi Tıp Fakültesi, Çocuk Nefroloji Bilim Dalı'nda 26.10.2018 ile 10.10.2021 tarihleri arasında ÜSTH tanısıyla takip edilen 176 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların cinsiyeti, yakınması, tanı yaşı, aile öyküsü, başvuru anında Fizik bakı bulguları, spot idrar analizi, biyokimyasal parametreleri, US bulguları, üriner sistem anomalileri, taş analizi, uygulanan medikal ve cerrahi tedaviler ve izlem sonundaki durumu değerlendirildi.Öğe Eozinofilik özofajitlerin klinik izlemi, epidemiyolojisi ve uygulanan tedavilerin değerlendirilmesi(2022) Yayla Korkmaz, Esra; Nacaroğlu, Hikmet TekinEozinofilik özofajit (EoE), özefagusta işlev bozukluğuna neden olan eozinofilik inflamasyon ile karakterize kronik immu?n aracılı bir hastalıktır. Eozinofilik özofajit patofizyolojisinde genetik faktörler ve gıda alerjisinin rol oynadığı du?şu?nu?lmektedir. Bu çalışmada kliniğimizde EoE tanısı konulan hastaların klinik ve laboratuvar bulguları sunulmuş olup tedavi su?reçleri incelenmiştir. Medipol Üniversitesi Çocuk Alerji ve Çocuk Gastroenteroloji Bilim Dalları tarafından Şubat 2014 – Mart 2022 tarihleri arasında endoskopik, klinik ve patolojik bulgularla EoE tanısı konulan hastaların verileri retrospektif olarak değerlendirildi. Hastalardan EoE tanısı ESPGHAN/NASPGHAN'ın 2011 yılında yayınladığı tanı algoritmasına göre konuldu. Hastaların demografik özellikleri, endoskopi ve biyopsi sonuçları, eozinofil sayısı, Ig E du?zeyi, atopi deri testleri, alerjen spesifik Ig E du?zeyleri, aldıkları tedaviler ve yanıtları analiz edildi. Ayrıca EoE'li çocuklarda semptomları ölçmek için semptom sıklığı ve bu semptomların şiddeti sorgulayan Pediatrik Eozinofilik Özofajit Semptom Skoru (PEÖSS) anketi zamanlı uygulandı. Çalışmaya 49 hasta dahil edilmiştir. EoE tanılı hastaların, ortanca yaşı 73±50 ay olup, 36'sı (%73,5) erkek, 13'u? (%26,5) kızdı. Hastaların ortalama izlem su?resi 10ay (2,5-22) idi. Hastaların 15'inde (%31,2) reaktif havayolu hastalığı, 28 hastada alerjik rinit (%55), 8 hastada atopik dermatit (%16) mevcuttu. Hastaların %31,3'u?nde ailesinde atopi vardı. Hastaların başvuru anındaki en sık göru?len semptomları kusma (%51,2), karın ağrısı (%49,1), bulantı (%46,1), beslenme reddi (%36), takılma hissi (%30,8) idi. İzlem su?resi boyunca hastaların %38'ine 1, %40'ine 2, %14,3'u?ne 3 defa, %2'sine 4, %2'sine 5 defa endoskopi yapılmıştır. İlk endoskopiden alınan biyopside bakılan ortalama eozinofil sayısı 45 ± 28,2 /BBA idi (15-130). Endoskopide en sık göru?len bulgular özofagusta tren rayı %81,6 (n=40), trakealizasyon %59,2 (n=29), hiperemi %46,9 (n=23), beyaz noktalanma %44,9 (n=22) saptanmıştır. Kanda spesifik IgE pozitifliği; yumurta (n=14), inek su?tu? (n=13), ev tozu akarları (n=10), fx7 besin paneli (n=8) şeklinde bulunuştur. Deri prick testinde en yaygın gözlenen duyarlılıklar ise ev tozu akarları (n=7), inek su?tu? (n=5), 2 yumurta beyazı (n=3) olarak saptandı. Son yıllarda çocuklarda EoE sıklığı giderek artmaktadır. Özellikle alerjik rinit, astım gibi alerjik hastalıklar nedeni ile takip edilmekte olan çocukların izleminde, standart tedavilerle yanıt alınamayan gastrointestinal sistem bulguları olması durumunda EoE ayırıcı tanıda mutlaka du?şu?nu?lmelidir. Ayrıca tedavinin zor olması, tedavi ve takipteki uyum problemleri hastalığın uzun dönemde multidisipliner bir şekilde takip edilmesini gerektirmektedir.Öğe Plantar fasiit tanılı hastalarda ekstrakorporeal şok dalga, mls lazer ve egzersiz tedavilerinin ağrı, fonksiyonellik, yaşam kalitesi ve düşme riski üzerine etkilerinin değerlendirilmesi(2022) Kirez, İbrahim Ethem; Sezgin Özcan, DidemGiriş ve Amaç: Plantar fasiit erişkinlerde en sık görülen topuk ağrısı nedenidir. Sıklıkla kendini sınırlayan bir hastalıktır. Önerilen çok sayıda tedavi seçeneği mevcuttur. Bu çalışmada amacımız; egzersiz, çok dalgalı kilitli sistem (Multiwave locked system-MLS) lazer ve ekstrakorporeal şok dalga (ESWT) tedavilerinin plantar fasiit tanılı hastalarda ağrı, fonksiyonellik ve yaşam kalitesi üzerindeki etkilerinin belirlenmesi ve bu tedavi modalitelerinin etkinlik düzeyleri arasında fark olup olmadığının değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız prospektif, randomize, karşılaştırmalı bir klinik çalışmadır. Klinik olarak plantar fasiit tanısı alan 60 hasta, her tedavi grubunda 20'şer hasta olmak üzere 3 tedavi grubuna randomize edildi. Tüm hastalara plantar fasya, aşil tendon, gastroknemius ve soleus kaslarına yönelik germe egzersizleri ile ayak intrinsik kaslarını güçlendirme egzersizleri ve soğuk silindirik cisim yuvarlama egzersizleri verildi. Birinci gruba sadece egzersiz tedavisi verildi. İkinci gruba egzersiz tedavisi yanında haftada 3 seans, toplamda 10 seans MLS lazer tedavisi verildi. 700 Hz frekans ve 1.73 j/cm² dozunda, cihaz içerisindeki plantar fasiit protokolüne uygun şekilde plantar fasya, topuk ve aşil tendonu boyunca 7 dakika devamlı lazer uygulaması yapıldı. Üçüncü gruba ise egzersiz tedavisi yanında 10 Hz frekans, 2.5 bar basınç ve 2000 atım ile ESWT, haftada 1 seans toplamda 4 seans uygulandı. Tüm hastalar vizüel analog skala (VAS) (genel gün içinde hissettiği ağrı (Genel-VAS), sabah uyandıktan sonra ilk adım ağrısı (VAS-0), uyandıktan sonra 10. dakika (VAS-10) ve uyandıktan sonra 60. dakikadaki ağrı (VAS-60)), ayak-ayak bileği sonuç skoru (FAOS), ayak fonksiyon indeksi (AFI), topuk hassasiyet indeksi (THI) ve biodex düşme riski analizi ile tedavi öncesi ve tedavi sonrası birinci ayda değerlendirildi. Bulgular: Egzersiz, lazer ve ESWT gruplarının üçünde de VAS skorları, THI, FAOS, AFI ve düşme riski skorlarında anlamlı iyileşme görüldü. Gruplar arası karşılaştırmalara baktığımızda AFI-ağrı, AFI-total, FAOS iş-günlük yaşam ve FAOS spor-eğlence parametrelerinde lazer grubunda egzersiz grubuna göre istatistiksel olarak daha fazla iyileşme görüldü. Genel-VAS, VAS-0, VAS-10, VAS-60, THI, AFI-ağrı, AFI-total ve FAOS spor-eğlence parametrelerinde ESWT grubunda egzersiz grubuna göre istatistiksel olarak daha fazla iyileşme görüldü. Lazer ve ESWT grupları arasında ise belirtilen parametrelerde anlamlı farklılık gözlenmedi. Sonuç: Plantar fasiitte; egzersiz, egzersiz+MLS lazer ve egzersiz+ESWT tedavileri ağrı düzeyini anlamlı şekilde azaltmakta, yaşam kalitesi, düşme riski ve fonksiyonellik açısından iyileşme sağlamaktadır. Çalışmamız, tedavide egzersizle birlikte ESWT ya da MLS lazer tedavisinin uygulanmasının tek başına egzersiz tedavisine göre, genel olarak ağrı ve fonksiyonlar üzerine hastalarda daha fazla iyileşme sağladığını ortaya çıkarmıştır. Düşme riski ve yaşam kalitesi üzerine ise her 3 tedavinin de birbirine üstünlüğü saptanmamıştır. Maliyet etkin, kolay ulaşılabilir ve non invaziv tedavi seçenekleri olarak hem MLS lazer hem de ESWT plantar fasiit tanılı hastalarda güvenle kullanılabilecek etkin tedavi yöntemleridir.Öğe Trapezius kasının miyofasiyal ağrı sendromunda kinezyobant etkinliğinin kantitatif ultrason ölçütleri ile değerlendirilmesi(2022) Hindioğlu Doğan, Nurbanu; Tolu, SenaMiyofasiyal ağrı sendromu (MAS) sık görülen kas iskelet sistemi hastalıklarından biri olup çoğunlukla trapezius kasını etkilemektedir. MAS ağrı, anksiyete, depresyon, bozulmuş yaşam kalitesi ile ilişkilendirilmektedir. Farmakolojik olmayan tedavi yöntemlerinden biri olan kinezyolojik bantlama (KB) MAS tedavisinde kullanılan ve etkili olduğu bilinen seçeneklerdendir. Blob analizi, kantitatif ultrasonografik değerlendirme metodlarından biridir ve yapılan diğer çalışmalarda üst trapezius MAS hastalarında kullanılmıştır. Çalışmamızda; gerimli ve gerimsiz kinezyolojik bantlamanın üst trapezius MAS hastaları üzerindeki etkisinin blob analizi ile değerlendirilmesi ve karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya alınan üst trapezius kası MAS tanılı 52 kadın hasta gerimli (kas inhibisyon tekniği) KB (n= 26) ve gerimsiz KB (n= 26) gruplarına randomize edilmiştir. Hastalar iki hafta boyunca haftada iki kez KB değişimi sağlanacak şekilde takip edilmiştir. Tedavi öncesi, tedavi bitimi (2. hafta) ve 4. haftada vizüel ağrı skalası (VAS), boyun ağrı ve dizabilite skoru (BADS), hastane anksiyete depresyon ölçeği skoru (HAD), santral sensitizasyon anketi (SSA), kısa form-36 (SF-36) skorları, servikal eklem hareket açıklığı (EHA) ölçümü kayıt edilmiştir. Ayrıca B-mod ultrasonografi ile üst trapez kasınden elde edilen görüntüler blob analizi ile değerlendirilerek, blob sayısı ve ortalama blob boyutu verileri elde edilmiştir. Çalışmada yer alan 25 sağlıklı katılımcının HAD, SF-36 skorları ve blob analizi sonuçları istatistiksel analize dahil edilmiştir. İkinci ve 4. hafta sonuçları, tedavi öncesi ile karşılaştırıldığında; VAS, BADS, servikal EHA, SF-36, HAD-aksiyete, HAD-depresyon, SSA skorlarında her iki hasta grubunda da anlamlı iyileşme görülmüştür (p<0,05). Ayrıca gerimli KB grubunda, 2-4. haftalar arası HAD-anksiyete, HAD-depresyon skorlarındaki azalma, SF-36'nın fiziksel rol güçlüğü, emosyonel rol güçlüğü, ruhsal sağlık ve genel sağlık algısı alt skorlarındaki artış istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Her iki grupta da blob sayısında artış ve ortalama blob boyutunda azalma izlenmiş olup gruplar arası fark tespit edilmemiştir (p<0,05). MAS'ta kasın B-mod ultrasonografi görüntülerinin blob analizi objektif bir yöntem olarak tedavinin takibinde klinik pratikte kullanılabilir.Öğe Anal fissürde botulinum toksin enjeksiyonuna ek olarak uygulanan topikal diltiazem tedavisinin iyileşme ve nüks üzerine etkisinin retrospektif analizi(2022) Karagöz, Emre; Düzci, Uygar; Arslan Özşahin, Naciye Çiğdem; Öncel, MustafaAmaç: Anal fissürde botulinum toksin enjeksiyonuna ek olarak uygulanan topikal diltiazemli pomad tedavisinin semptomatik iyileşme ve nüks oranları üzerine olan etkisini araştırmak. Yöntem: Ekim 2017-Şubat 2022 tarihleri arasında anal fissür tanısıyla botulinum toksin enjeksiyonu uygulanan ve botulinum toksini enjeksiyonuna ek topikal diltiazemli pomad uygulanan iki ayrı gruptaki hastaların verileri analiz edildi. Hastalardan takip süresi en az 18 ay olanlar çalışmamıza dahil edildi. Hastalara internal anal sfinktere 4 ayrı kadrandan 100 IU Botulinum Toksin Serotip A uygulandı. Hastalara işlem sonrası 3.gün, 10.gün ve 2.ay poliklinik kontrolü yapıldıktan sonra 6, 12 ve 18. aylarda hastalar telefonla aranarak değerlendirildi. Botulinum Toksini uygulaması sonrası 8. haftadaki poliklinik kontrolünde hastanın semptomlarının tamamen geçmesi ve fissürde epitelizasyon mevcudiyeti tam iyileşme olarak tanımlandı. Hastaların 8. Hafta poliklinik kontrolünde perianal ağrı ve kanama şikayetlerinin devam etmesi fissür epitelizasyonu olsun ya da olmasın tedaviye yanıtsızlık olarak değerlendirildi. Takiplerde tam iyileşme gerçekleştikten sonra yakınmaların tekrarlaması ise nüks olarak kabul edildi. Botulinum toksin ve botulinum toksinine ek topikal diltiazem krem uygulamasının iyileşme, nüks, tedaviye yanıtsızlık oranları üzerine etkisi karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmamızda ortalama yaş 34.5±10.6 olup 157/217 (%72.4) hasta kadın ve 60/217 (%27.6) hasta erkek idi. Ortalama izlem süresi 55.9±18.4 aydı ve minimum izlem süresi 19 ay ve maksimum izlem süresi 242 aydı. Çalışmamızda toplam 161/217 (%74.2) hastada tam iyileşme görüldü. Sadece botulinum toksini uygulanan grupta 107/143 (%74.8) hastada tam iyileşme görüldü. Botulinum toksin enjeksiyonuna ek topikal diltiazem pomad uygulanan grupta 54/74 (%73) hastada tam iyileşme görüldü (p= 0.328). Tam iyileşme oranları açısından iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık yoktu. Çalışmamızda 24/217 (%11.1) hasta tedaviye yanıt vermedi. Sadece botulinum toksini uygulanan grupta 18/143 (%12.6) hasta tedaviye yanıtsızdı. Botulinum toksini enjeksiyonuna ek topikal diltiazem pomad uygulanan grupta 6/74 (%8.1) hasta tedaviye yanıtsızdı (p=0.661). Tedaviye yanıtsızlık oranları her iki grup arasında benzerdi. Çalışmamızda 32/217 (%14.7) stada nüks görüldü. Sadece botulinum toksin uygulanan grupta 18/143 (%12.6) hastada nüks görüldü. Botulinum toksin enjeksiyonuna ek topikal diltiazem pomad uygulanan grupta 14/74 (%18.9) hastada nüks görüldü (p= 0.661). Nüks oranları açısından iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunamadı. Çalışmamızda sadece botulinum toksini uygulanan grupta nükse kadar geçen ortalama süre 8.9±2.5 aydı. Botulinum toksini enjeksiyonuna ek topikal diltiazem pomad uygulanan grupta nükse kadar geçen ortalama süre 8.4±3.2 aydı (p= 0.661). Nükse kadar geçen süre gruplar arasında benzerdi. Çalışmamızda sadece botulinum toksini uygulanan grupta 4/143 (%2.8) hastada, botulinum toksini enjeksiyonuna ek topikal diltiazem pomad uygulanan grupta 2/74 (%2.7) hastada minör inkontinans görüldü ve geçici minör inkontinans oranları her iki grup arasında benzer oranlarda dağılmıştı. Sonuç: Kronik anal fissürde kombine botulinum toksin ve topikal diltiazem pomad tedavisi, botulinum toksin enjeksiyonu tedavisine üstün değildi. Her iki grupta da semptomatik tam iyileşme, tedaviye yanıtsızlık ve nüks oranları benzer olarak bulundu. Araştırmamızın sonucu olarak, kimyasal sfinkterotomiden potansiyel olarak fayda görebilecek kronik anal fissürlü hasta alt gruplarını belirlemek için uzun süreli takiplerle daha fazla hastayı içeren daha çok randomize kontrollü araştırmaya ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz.Öğe İstanbul ili Esenler ilçesinde bir aile sağlığı birimine kayıtlı adölesanlarda internet bağımlılığının uyku kalitesine etkisinin değerlendirilmesi(2022) Öztürk, Murat; Akan, HülyaGİRİŞ VE AMAÇ: İnternet bağımlılığı son yıllarda özellikle çocuklar ve gençler arasında hızlı bir yükseliş göstermektedir. Covid pandemisi sürecinde evde zaman geçirmek zorunda kalan bireyler internetle daha fazla uğraş içinde olmuşlardır. Günlük hayatımızın bir vazgeçilmezi olan internet hem eğitim hem sosyalleşme hem de eğlence amaçlı kullanılmaktadır. Fakat kişiler arasında internetin aşırı kullanımının birtakım psikopatolojik sonuçlar doğurduğu gözlemlenmiştir. Bu durum özellikle uyku kalitesinde ciddi sorunlar oluşturmaktadır. Gençler günlük işlevselliklerini internette geçirdikleri zaman yüzünden kaybetmekte; derslerine yeterince konsantre olamamakta; arkadaşlarıyla sosyal oyunlar oynayamamakta ve daha kalitesiz bir uyku uyumaktadır. Çalışmamızla İstanbul ili Esenler ilçesinde bulunan Nene Hatun Aile Sağlığı Merkezi'ndeki bir aile hekimliği birimine kayıtlı 10-19 yaş ve arası adölesanların internet bağımlılık düzeylerinin ölçülmesi ve bu durumun uyku kalitelerine etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Araştırmamıza 1 Mayıs 2022-1 Ağustos 2022 tarihleri arasında Esenler Nene Hatun Aile Sağlığı Merkezine başvuran ve çalışmaya katılmayı kabul eden, aile onamları alınmış, 34.17.106 nolu aile hekimliği birimine kayıtlı 10-19 yaş ve arası bireyler dahil edilecektir. 1 Ağustos 2022 tarihinin öncesinde araştırma için hedeflenen örneklem sayısı olan 228 kişiye ulaşılırsa araştırma sonlandırılacaktır. Çalışmamız tek merkezli, kesitsel, tanımlayıcı ve ankete dayalı bir araştırma olarak planlanmıştır. Gönüllülere, araştırmacılar tarafından hazırlanan genel sosyodemografik anket formu, Pittsburgh Uyku Kalite indeksi (PUKİ) ve Young İnternet Bağımlılığı Ölçeği uygulanacaktır. BULGULAR: Çalışmamızda internet bağımlılığı ve uyku kalitesi arasında istatiksel olarak anlamlı ve ters yönlü bir ilişki saptadık (r=0,462 p<0.001). İnternet bağımlılığı arttıkça uyku kalitesi düşmekteydi. Katılımcılardan interneti sosyal medya için kullananların, interneti video izleme, ödev yapma vb diğer amaçlarla kullananlara oranla YİBÖ ve PUKİ skorları istatiksel açıdan anlamlıydı. Snapchat ve İnstagram'ı daha sık kullananlar; Twitter, Facebook, Youtube ve Tictoc kullananlara oranla daha yüksek bir internet bağımlılığı oranına sahiptiler. Ayrıca İnstagram'ı en sık kullanan bireyler diğer siteleri/uygulamaları kullanan katılımcılara oranla daha kötü uyku kalitesine sahipti. Ayrıca bireylerin gece uyku süreleri azaldıkça internet bağımlılık oranları da tersi olarak artmaktaydı. Katılımcılardan sigara içenlerin içmeyenlere kıyasla PUKİ toplam skoru daha yüksek bulunmuştur (t=3,617 <0.001). Katılımcılardan baba mesleği ''çalışmıyor' olanların PUKİ ölçeği alt boyutlarından olan ''bozukluk'' bileşeni skorları istatiksel olarak yüksek çıkmıştır. Anne eğitimi ilkokul olan katılımcıların PUKİ toplam skorları daha yüksek bulunmuştur. Ayrıca adölesanların yaş grupları değerlendirildiğinde 18-19 yaş aralığında olan bireyler 10-13 yaş ve 14-17 yaş gruplarına göre daha kötü bir uyku kalitesine sahipti. Araştırmamızda uyku eylemine yakın kullanılan ekranlı araçların hem YİBÖ toplam skorlarını hem de PUKİ toplam skorlarını istatiksel olarak anlamlı derecede arttırdığı sonucuna varılmıştır. SONUÇ: Çalışmamızda adölesanlar arasında internet bağımlılığı oranları arttıkça; kötü uyku kalitesine sahip bireylerin oranının da arttığı istatiksel açıdan anlamlı olarak bulunmuştur.Öğe Bir Aile Sağlığı Merkezine kayıtlı yaşlılarda kırılganlık ve fonksiyonelliğin depresif semptomlara etkisinin değerlendirilmesi(İstanbul Medipol Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2022) Aktura, Bekir; Kılıç, AlperenAmaç: Güngören Güneştepe Aile Sağlığı Merkezi'ne kayıtlı yaşlılarda kırılganlık ve fonksiyonelliğin depresif semptomlarla ilişkisini araştırmak amaçlanmaktadır. Materyal ve Metot: Kesitsel bir çalışma olan çalışmamızda, çalışmaya katılmayı kabul eden ve aydınlatılmış onamı alınmış 150 gönüllüye hazırlanan genel anket formu ile mental durum taraması için eğitimsiz kişilere eğitimsizler için mini mental test, eğitimli kişilere standardize mini mental durum testi, kırılganlık ölçümü için Tilburg Kırılganlık Ölçeği, fonksiyonellik ölçümü için Katz Temel Günlük Yaşam Aktiviteleri Ölçeği ve Lawton Brody Enstrümental Günlük Yaşam Aktiviteleri Ölçekleri ve depresif semptomlar için Yesavage Geriatrik Depresyon Ölçeği uygulanmıştır. Bulgular: Gönüllülerin %66'sı(n=99) normal %34'ü(n=51) depresif (%14 olası % 20 yüksek ihtimal) idi. Kadınlar, kronik hastalığı olanlar, sağlıksız olduğunu düşünenler, evdeki yaşam ortamından memnun olmayanlar, kırılganlar arasında anlamlı olarak depresif semptomlar yüksek oranda görülmekte idi. Evdeki yaşam ortamından memnun olmadığını belirtenlerin tamamı depresifti. Kırılganlık, cinsiyet, kronik hastalık varlığı, sağlıklı olup olmadığı düşüncesi, GYA ve EGYA ölçek puanlarının bağımsız faktörler olarak dâhil edildiği regresyon analizinde kırılganlığın depresyonu 6,73 kat(%95 CI 2,71-16,74), sağlıklı olmadığını düşünmenin ise 2,8(%95 CI 1,11-7,09) kat artırdığı hesaplandı. Fonksiyonellik ve ileri yaş depresyonu arasında anlamlı ilişki bulunmadı. Sonuç: Birinci basamakta "evdeki yaşam ortamından memnun musunuz" ve "sağlıklı olduğunuzu düşünüyor musunuz" sorusuna olumsuz yanıt veren ve kırılgan olan yaşlılarda ileri yaş depresyonu görülme ihtimali çok yüksektir. Bu kişilerde mutlaka depresyonu taramak ve sorgulamak gerekmektedir.Öğe Bir aile sağlığı merkezine kayıtlı yaşlılarda atriyal fibrilasyon sıklığının değerlendirilmesi(İstanbul Medipol Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2022) Aktura, Nilüfer; Olgun, Fatih ErkamAmaç: İstanbul Güngören Güneştepe Aile Sağlığı Merkezi'ne(ASM) kayıtlı 65 yaş ve üzeri popülasyonda atriyal fibrilasyon(AF) sıklığının taranması, tanılı ve tanısız AF tespiti ile birlikte, AF ile ilişkili olabilecek komorbiditeler ve inme riski yüksek olan AF'lilerin antikoagülan tedavi altında olup olmadıklarının araştırılması amaçlanmaktadır. Materyal-Metod: ASM'ye kayıtlı olan 699 yaşlıyı temsil eden örneklemle 357 kişi çalışmaya dâhil edildi. Gönüllülere hasta bilgi ve anamnez formu uygulandı. AF taraması EKG ile yapıldı. İnme riski değerlendirmesi CHA2DS2VASc skoru ile yapıldı. Gönüllülerin boy, kilo ve tansiyonları ölçülüp kaydedildi. Bulgular: 65 yaş ve üzeri AF sıklığı %11,8, kadınlarda %11,3 iken erkeklerde %12,3 idi. AF'liler arasında tanısız AF sıklığı %52,4 idi. 65 yaş ve üzeri tanısız AF sıklığı %6,2 idi. Gönüllüler arasında AF'ye %66,7 oranı ile hipertansiyon, %38,1 oranları ile diyabet, koroner hastalığı ve vasküler hastalık %35,7 oranı ile kronik akciğer hastalığı eşlik etmekte idi. AF'si olanların %88,1'inin inme riski yüksekti ve antikoagülan endikasyonu mevcuttu. CHA2DS2VASc skoruna göre yapılan risk değerlendirmesinde skor ortalaması 3,74±1,52, medyanı 4 idi. Tanılı AF'lilerin %95'i inme açısından yüksek riskli iken, bu vakaların %94,7'si antikoagülan kullanmakta idi. Tüm popülasyonda antikagülasyon endikasyonu olanların %51.4'ü antikoagülan kullanmıyordu. Antikoagülan tedavi gerektiği halde tedavisiz kalan AF sıklığı tüm popülasyonda %5,3 idi. EHRA semptom skalasına göre daha ciddi semptomatik olanlarda ve kadınlarda tanılı AF sıklığı daha fazla idi. Sonuç: AF sıklığı, tanısız AF sıklığı ve antikoagülan tedavisiz AF sıklığı ülkemizde yapılan çalışma sonuçlarına göre daha yüksek idi. Bu durum AF taranması için ciddi bir kanıt ortaya koymaktadır. Birinci basamakta AF taranması neticesinde tespit edilebilecek tanısız ve tedavisiz AF vakaları ile iskemik inme vakaları da önlenebilir.Öğe Covid-19 hastalarında erken uyarı skorlamalarının prognozu öngörmedeki rolü(İstanbul Medipol Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2021) Özpınar, Yasin; Gülen, BediaAmaç; Koronavirüs Hastalığı 2019(COVID-19) hastalarının prognozunu öngörmek ve tirajının hızlı ve kolay yöntemlerle yapılması büyük önem arz etmektedir. Bu çalışmada 5 erken uyarı skorundan hangisinin COVID-19 hastalarında prognozu daha isabetli tahmin edeceğinin belirlenmesi amaçlandı. Metot: 11 Mart 2020 ile 1 Ocak 2021 tarihleri arasında İstanbul Medipol Üniversitesi Tıp Fakültesi Medipol Mega Hastanesinde COVID-19 nedeni ile serviste yatırılarak takip edilen 18 yaş üzeri 861 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların yatış anındaki ilk vital değerlendirmeleri ve bilinç durumu değerlendirmeleri kullanılarak Ulusal Erken Uyarı Skoru(NEWS), Modifiye Erken Uyarı Skoru(MEWS), Hızlı Acil Tıp Skoru(REMS), Tekrarlanan-Sepsis İlişkili Organ Yetmezliği Hızlı Değerlendirmesi(q-SOFA) ve Acil Serviste Triyaj Erken Uyarı Skoru (TREWS) hesaplandı ve 30 gün içinde ölüm durumu veya 15 gün içinde yoğun bakım ihtiyacı açısından retrospektif olarak incelendi. Skorların prognozu öngörmedeki performanslarını değerlendirmek için Alıcı İşletim Karakteristiği(ROC) analizi yapıldı. Her bir skor için Youden İndeks'ine göre eşik değer belirlendi ve duyarlılık, özgüllük, pozitif prediktif değer, negatif prediktif değer hesaplandı. Bulgular: 30 gün içinde ölüm durumunu ve 15 gün içinde yoğun bakım ihtiyacını öngörmede REMS en başarılı skor olarak bulunurken TREWS ve NEWS de benzer performans sergiledi. Ancak MEWS ve q-SOFA'nın her iki durumu da öngörme performansı yetersiz bulundu. 30 gün içinde ölüm durumunu öngörmek adına REMS, TREWS, NEWS, MEWS ve q-SOFA için sırasıyla % 95 güven aralığında(GA) eğri altında kalan alan(EAKA) 0.733 (% 95GA, 0.676-0.789), 0.719 (% 95GA, 0.659-0.780), 0.694 (% 95GA, 0.629-0.759), 0.564 (% 95GA, 0.491-0.637), 0.563 (% 95GA, 0.488-0.638) olarak hesaplandı. 15 gün içinde yoğun bakım ihtiyacını öngörmek adına REMS, TREWS, NEWS, MEWS ve q-SOFA için sırasıyla EAKA 0.693 (% 95GA, 0.633-0.752), 0.666 (% 95GA, 0.606-0.725), 0.637 (% 95GA, 0.574-0.701), 0.534 (% 95GA, 0.471-0.598), 0.538(% 95GA, 0.473-0.602) olarak hesaplandı. REMS, TREWS ve NEWS'in her iki durumu da öngörme açısından negatif prediktif değerleri % 90'nın üzerinde hesaplandı. Sonuç: Sonuç olarak COVID-19 hastalarında prognozu öngörmek için REMS, TREWS ve NEWS kullanılabilir ancak MEWS ve q-SOFA etkisiz bulunmuştur. Ayrıca etkili bulunan bu 3 erken uyarı skoru, yüksek negatif prediktif değerleri sayesinde kötü prognoz açısından düşük riskli COVID-19 hastalarını belirlemekte kullanılabilir.
- «
- 1 (current)
- 2
- 3
- »











